Filmin ödülü hikayesinde saklı…

“Festivalde ödül almak için film çekilmez!” prensibi, başarısının anahtarı oldu. Öğretim Görevlisi Musa Ak, festivallerde ödül getiren filmlerinin hikâyesini anlattı…

TURAB, 16. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali'nde üçüncülük ödülü getirdi.


Kamerayı cebimizde taşıdığımız şu günlerde, film çekme arzusunda olanların kolaylıkla üstesinden gelebileceğini düşündüğü bir sektör gibi dursa da sinema; bu sanatta başarılı olmanın bir gerçekliği, yaşanılması gereken bir öyküsü var. Bu öyküyü yaşayanlardan biri de Musa Ak. Sinema tutkusu onu başarılı filmler yapmaya götürdü. Başarılı filmlerse ona onlarca ödül getirdi. Belgesel ve sinemada genç yaşında büyük başarılara imza atan okulumuz öğretim görevlilerinden Musa Ak ile filmlerini ve öykülerini konuştuk.

- Pek çok kuruluşun hazırladığı festival ve yarışmalara en iyi film ya da birincilik ödülü alan filmler çekip gönderdiniz. Bunu neden yaptınız?

- Benim hiçbir zaman Festivale film çekeyim ya da festivalde ödül alayım diye bir kaygım olmadı. Hiçbir zaman da film çekerken bunları düşünmedim. Tamamen amacımız, tabi ekip çalışması olduğu için amacımız diyorum, amacımız tamamen film yapmaktı. Biz bir şeyler çekmek istiyorduk, bir şeyler anlatmak istiyorduk. Onu doğru yaptıktan sonra filmimizi festivallere gönderip oralarda ödülümüzü almaya başladık. Yoksa şurada festival varmış, film yapıp ödül alalım demedik. Tek amacımız bir şeyler anlatmak, içimizde bazı problemler, belli başlı sıkıntılar varsa bunu gün yüzüne çıkarmak.

Filmin bir amacı olmalı, amaçsız film çekilmez. Biz genel olarak belgesel sinema ile uğraştığımız için sinemanın toplumsal bir sorumluluğu olduğunu biliyoruz. Bu toplumsal sorumluluğun bilinciyle, insanları göz ardı etmeden film yapmanız gerekiyor. Ama festival için film çekerseniz o zaman sadece festival için film çekmiş olursunuz.

- Filmlerinizi konuşmaya gösterim yılına göre en yakından başlarsak, 2015’te çektiğiniz TURAB filmi. Bu belgeselle bize ne anlatmak istediniz?

- Turab aslında herkesin bildiği hikâye. Biz bu belgeselde Neşet Ertaş’ın geldiği yeri çektik. Neşet Ertaş’ın birçok belgeseli yapıldı. Ancak kimse Neşet Ertaş’ın o yetiştiği bölgeyi ve oradaki insanları belgeseline konu edinmedi. Oradaki insanlar ne durumda kimse bilmiyor. Oraya gidene kadar biz de bilmiyorduk, gidince çok şaşırdık. Bambaşka bir yer orası… İki yaşındaki çocuktan yetmiş yaşındaki dedeye kadar herkes müzikle uğraşıyor. Müthiş bir yer. Tabi herkeste Neşet Ertaş olma isteği var. Küçükten büyüğe herkes onun gibi çalmak, onun gibi bestelemek istiyor. Neşet Ertaş onlar için bir çıkış noktası. İnsanlar orada çok büyük sıkıntılar yaşıyor. Bunların en başında da geçimlerini düğünlerde davul, zurna ve bağlama çalarak sağlayan halkın, artık düğünlere götürülmemeleri. Eskiden köylerde, mahallelerde yapılan düğünler salonlara taşındığı için düğünlere artık gidemiyorlar. Onlar üç-dört ay Kırşehir’de kalıyorlar, daha sonra İzmir’e hurdacılık yapmaya gidiyorlar. Büyük şehirlerde görmezden gelinen, sokakta görünce iki adım uzağından geçilen bu insanlar aslında birer müzisyen. Biz de onların hikâyesini anlatmak istedik. Yani sadece müziğini değil, aynı zamanda onların içinde bulunduğu durumları, koşulları, yaşayışlarını, müziğe bağlı kalarak anlatmak istedik. Daha çok çocuklar ön plandaydı filmde. Bu geleneğin çocuklara nasıl aktarıldığı üzerinde durduk.

Salyangoz, Musa Ak’ın henüz çekemediği Geleceğin Sineması’nda birincilik ödülü alan senaryosu

- 2012 İS kısa filminiz. Filmi izlediğimizde sıradanlığın içinde bir dram, bir fark edilmeyen önemseme damarını buluyoruz. Siz de bunu mu anlattınız filminizde?

- Evet, hissiyat akmakta filmde. Hikâye aslında minimal bir hikâye. Çok basit ama içerisinden birçok anlam çıkarılabilecek bir hikâye. Daha çok metaforlarla, imgelerle filmi anlatmaya çalıştık. Mesela filmin girişindeki tabut sahnesi aslında şunu özetliyor bize: Evden bir cenaze çıkıyor çocuk peşinden koşup geliyor. Cenaze bu ailede çok önemli birisi ama baba, cenazeyle ilgilenmeyerek ona değer vermediğini gösteriyor. Cenazeyi trene götürenler, bilinmeyen kimseler. Evden cenaze çıkmış ama babanın tavırlarında sanki bu kişi kötü bir şey yapmış da gitmiş gibi bir izlenim var. Ve biz onu isli bir duvardan kaldırılmış aile fotoğrafının bıraktığı issiz alandan anlıyoruz. Çocuk bir pil bularak eve geldiğinde radyoyu çalıştırmak istiyor ama babasından korkuyor. Bunu da sadece çocuğun bakışlarından anlıyoruz. Ve o çocuğun bakışları tamamen imge, durum hikâyesi. Babanın dışarıya bakması, çocuğun çoraplarına ve duvara bakması, radyoya bakması ve ona ulaşamaması, babanın bunu fark etmesi; bunların hepsi başlı başına bir hikâye. Filmin finalinde de çocuk radyoyu alıp dışarı çıkıyor, tren istasyonuna gidiyor yeniden, orada kendi kendine bir şeyler yapıyor. Baba da aslında bunun farkında o da kasabaya gittiğinde ona yeni radyo alıyor. Ama eve döndüğünde oğlunun evde, hatta hayatında olmadığını görüyor. Çocuğa ne olduğu aslında belli değil. Çocuğun tren altında kaldığı ya da trene binip uzaklaştığı yorumunu izleyiciye bıraktık. Ancak bu, babanın içine doğuyor. Bu durumu da imgelerle anlatmak istedik. İmgelerle bir atmosfer oluşturmak ve izleyicinin bu atmosferle filme dahil olmasını istedik.

Bizim en büyük eksiğimiz filmde atmosfer oluşturmak. Filmi bir yere dayandırıp görüntüyle onu anlatmak zor bir iş. Biz filmin atmosferini oluşturmak için çekimlerden önce de çok emek verdik. Bir ay boyunca mekân ve oyuncu aradık. Sivas ve Kayseri civarında her yeri, bütün istasyonları gezdik, evleri dolaştık. En sonunda Sivas’ın İhsanlı köyünde kullanılmayan bir tren istasyonunu bulduk. Çocuk oyuncu ararken de yine Erciyes Dağı eteklerindeki bütün köyleri gezdik. Çekimlere başlamadan önce senaryo aşamasını çok iyi hazırladım. Hangi sahnede ne yapılması gerekiyor plan plan Storyboardları çıkarttık. En ince ayrıntısına kadar filme başlamadan önce yapılması gereken her şey planlandı. İstanbul’dan da bir yapım şirketi bizi bu konuda destekledi. Daha sonra çekime başlandı. Oldukça meşakkatli bir süreçti. Eksi yirmi,  yirmi beş derecede çekildi film. Lensler dondu, kamera çalışmıyordu, ateş yakarak ısıtıyorduk. Çok keskin bir soğuk vardı, birisi kolunuza dokunduğu zaman acayip ağrıyordu. Oyuncu çocuk da buz tuttu, gözünü açamıyordu soğuktan, elleri üşüyordu. Devamlılık gerektiğinden ıslanan kıyafetleri değiştiremiyorduk. Filmin bir kısmı Sivas’ta bir kısmı Kayseri’de çekildiğinden, gidiş gelişler oldu, sahneler yetişmedi. Çekimler bu yüzden biraz uzadı. İs’i çok zor şartlarda çektik. Tabi her şey de kolay olmuyor, emek vermek gerekiyor.


(Hava sıcaklığının -25 derece olduğu Sivas’ta İS film setinden kamera arkası)

Oyuncuların hiçbiri de film bitinceye kadar hikâyenin ne olduğunu bilmiyordu. Oynayanlar gerçek oyuncu olmadıkları için rolleri onlara bırakmadık. Onun için ne yapacaklarını, nerede durup nereye, nasıl gideceklerini hep biz söyledik. Film böyle ortaya çıktı.

- Seyredenlerin belki dikkatini çekmiştir. İs’te hiç müzik yok, neden?

- Evet, sinema okuyanların hepsi der; müzik, hissedilmezse filmi film yapar. Müzik filmin içinde varsa ve izleyici bunu hissediyorsa demek ki o film olmamış denir. Belki bunun etkisinde de kaldık ama genelde bağımsız filmleri çok fazla takip edince,  sinemayı çok fazla takip edince müziğin ne kadar işe yaramaz olduğunu insan görüyor. Hollywood sinemasının ne kadar müzikle ilerlediğini, aslında insanları nasıl uyuttuğunu bunları çok iyi görebiliyorsunuz. İs’te de müzik kullansaydık, filmin hiçbir etkisi olmayacaktı.  Amaçsızca bir müzik kullanmış olacaktık. Sadece filmin içerisinde müzik var. Semih Kaplanoğlu bunu çok iyi yapıyor. Filmin doğal sesi kendi müziği aslında. Filmin içindeki rüzgâr sesi, ayakkabının yürürken çıkardığı ses, montun hışırdamasından tutun da kahvede çayların karıştırılması sesi, filmimizin yine bir sahnesinde çocukların pencereye attığı kartopunun sesi, Neşet Ertaş’ın türküsünün çalması, bunların hepsi filmin doğallığı. Zaten bizim amacımız sinema yaparken de gerçek hayata olabildiğince yakın olmak. Yaptığımız filmlerde referansı gerçek hayattan alıyoruz. Bunun içerisine müzik gibi hayattan kopuk, günlük hayatın içinde olmayan bariz şeyleri filmin içerisine koyduğunuz zaman ne yazık ki havada kalıyor ve bir işe yaramıyor diye düşünüyorum ben. O yüzden de müzik kullanmadık ve kullanmayınca doğal seslerle filmin atmosferi daha iyi oluştu. İs, gittiği festivallerde çok beğenildi. Hatta Nuri Bilge Ceylan’ın eşi Ebru Ceylan bir festivalde jüri üyesiydi. Filmi çok beğendiğini, atmosferinden çok etkilendiğini söylemişti.

- Yıl 2011 ve siz yine birincilik ödülü getiren bir senaryo yazdınız: SALYANGOZ. Ne oldu Salyangoz’a, neden çekmediniz?

- Salyangoz çok iyi bir senaryoydu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türsak Vakfı’nın “Geleceğin Sineması” projesinde 265 senaryo arasından birinci seçilmişti Salyangoz.  İçlerinde Zeki Demirkubuz’un da olduğu, Türkiye’nin en iyi yönetmen ve senaristlerinin olduğu iyi bir jüri vardı. Senaryoyu beğendiklerini söylemişlerdi. Daha sonra biz filmi çekemedik. Çünkü o dönemde yüksek lisans yapıyordum. Teze yoğunlaştım. Bir de Amerika’da sinema eğitimi aldığım dönemdi, yurt dışına gitmem gerekti. Türsak, proje gereği hem parasal destek hem de 35 mm çekim için malzeme ve görüntü yönetmeni verecekti. Ama ben burada olmadığım için o süreci kaçırdık ve filmi çekemedik. Daha sonra bir türlü zaman ayarlayamadık. Ama çok içimde kalan bir senaryo, çeksem güzel olacak.

Mada, Musa Ak’ın çekimlerinde en çok zorlandığı ama kendisini de en çok mutlu eden belgesel filmi

- Filmi çekememenin sebebi sadece zamansızlık mı? Maddi olarak da bir imkân gerekli mi, sonuçta Türsak’ın desteğini alamamış oldunuz.

- Tabi her şeyin başı para ama fikir oluştuktan sonra paraya ihtiyaç var. Biz filmlerimizi çekerken çok büyük paralarla çekmedik. Hatta Burçak Evren’in festivale gönderdiği bir filmi var, 2 milyon dolara çektikleri bir belgesel. Bir de bizim gönderdiğimiz film var, binli rakamlarla ifade edilebilecek bir belgesel. Onlar ödül alamadılar ama bizim 5-10 bin liraya çektiğimiz film ödülü aldı. Bu bir kıstas değil ama şunu görüyoruz ki fikir ve yapılan iş paradan daha önemli. Ancak sanat parasız yapılmıyor, para şart.

- O zaman senaryonun konusunu sormayalım, siz Salyangoz’u çektiğinizde izleyelim. Ve buradan 2010’da çektiğiniz belgesel filme, MADA’ya geçelim. Mada ne demek?

- Mada, Beyşehir Gölü’nün ortasında bulunan 32 adadan biri. İçinde yaşam olan tek ada ve burada 250 kişi yaşıyor. Gazetede gördüğüm bir haber üzerine bu belgeseli yapmaya karar verdim. Belgeseli çektiğimiz dönemde sıkıntıları vardı Mada’da yaşayanların. Daha önce haber amaçlı birkaç kamera gitmiş adaya ancak Mada’ya bir faydası dokunmamış bu haberlerin. Ön araştırma yapmak için Mada’ya gittiğimizde ada halkı pek de yardımcı olmadı bize. İmamın evinde kalmıştık, başlarda hiç de misafirperver davranmamışlardı.  Daha sonra iki yıla yakın süren çekimlerde yavaş yavaş birbirimize ısındık. Filme başlarken beş kişiydik sonra iki kişi kaldık. İki kişi kalınca adadaki üç genç bize çekimlerde yardım etmişti.

- 28 dakikalık Mada’nın çekimi iki yıl mı sürdü?

- Evet, şöyle iki yıl sürdü: Bir gidiyorduk, üç gün çekim yapıp geri dönüyorduk. İki hafta sonra tekrar gidiyorduk, birkaç gün çekimden sonra dönüyorduk, bir ay sonra tekrar gidiyorduk, çekimlere devam ediyorduk. O zamanlar çekim kayıtları kasete yapılıyordu. Aktarmalar, montaj uzun sürüyordu. Baya sıkıntılı bir süreçti. Göle tripod düşürdük, kalacak yer bulamadık. İki kişi sırtımızda kameralar, tripod, erzaklar, birçok malzemeyle çekimlere gidiyorduk. Yağmur, çamur, kar… Büyük çilelerle çektik Mada’yı.  Ama o kadar zorlanıp da bu kadar mutlu eden bir film olmadı. Mada belgeseli bize çok büyük kapılar açtı. Türkiye’de aklınıza gelebilecek bütün festivallerden Altın Koza Film Festivali’nden tutun da Çayda Çıra Film Festivali’ne kadar yirminin üzerinde ödül aldı. Berlin Film Festivali Türkiye Kataloğu Seçkisinde ve SİYAD Seçkisinde de vardı. Mada, bir şeyler yapma adına bize çok iyi bir referans oldu. Bu belgeselin toplumsal sorumluluk anlamında bir de şöyle faydası oldu, adaya bir iskele yapıldı. Ada halkının sesini duyurmasını sağladı. Problemi görselleştirerek, anlaşılmasını sağlamış olduk. Görselliğin etkileyici olması çok önemliydi. Filmin başındaki görüntü, daha önceden başkası tarafından çekilmişti. Çok etkileyici bir görüntü olduğu için onunla başladık filme ki dramatik bir başlangıç olsun, belgesel devam etsin. Bu filmde müzik de çok etkili olmuştu. Az önce müziğin gereksizliğinden bahsetmiştim ama o İs içindi. Burada da tam ters bir durum var. Müzik Mada’da gerekliydi.

Kamera arkası fotoğrafları, filmin hangi şartlarda çekildiğini çok iyi anlatır

- Ve ona yakın ödül alan Tutunmak filminiz… Böyle bir filmi çekmek nereden aklınıza geldi?

- Öğrencilik yıllarında üniversiteye gidip gelirken yolumuzun üzerinde büyük bir inşaat vardı. Ben de insanlarla konuşmayı, muhabbet etmeyi çok severim. Derse giderken, ders çıkışı inşaat işçilerinin şantiyedeki çadırlarına giderdim. Elliye yakın çadırın içeride ranzalar, sobanın başında ısınmaya çalışan işçiler vardı. Beraber sohbet eder, çay içerdik. Dama oynanırdı, taşları vidalardan… Türkiye’nin her yerinden çalışmaya gelmişlerdi. Onların hikâyesi de tamamen gözlem sonucu ortaya çıkmıştı. Buradan bir belgesel çıkacağını düşünmüştüm ve Tutunmak belgeselini yapmaya karar verdim. Ortaya yine iyi bir film çıktı. O zamanlar belgesel filmin önde gelen isimleri “Nasıl bu kadar samimi bir film çıktı?” demişlerdi. Filmin atmosferi gerçekten samimiydi. Filmde inşaat işçisi nasıl anlatılmalıydı? Filmin bir akışı olması lazım, dramatik yapısının olması gerekiyor, izleyiciyi sıkmaması gerekiyor, bir yerde duygusallaştırırken bir yerde güldürmesi gerekiyor, içerisinden çok iyi şeyler seçmek gerekiyor ki o belgesel olsun. İnsanlar gerçekten samimiydi. Röportaj yaparken gerçekten ağlayan olmuştu. Bu samimiyeti nasıl yakaladık? Sonuçta kameranın girdiği yerde gerçeklik çok fazla olmuyor. İşlerinin yoğunluğu, o kadar yorgunluğun arasında bizimle ilgilenmeleri,  samimi davranmaları tamamen bizim gösterdiğimiz yakınlık ve karşılıklı diyalog sayesinde oldu. Belgeselde en önemli unsur da bu; karşındaki ile çok iyi iletişim kurarak, istediğini alabilmek. Yoksa insanlar kamerayı gördüğü anda kaçmak istiyor. Öğrencilerime de sürekli bunu tavsiye ederim. Çekime gittiğiniz yerde onların tabağından yemek yiyin, bardağından çay için, kendinizden görün ki samimiyeti yakalayabilesiniz. Samimiyet yakalanınca ortada bir kamera olduğu unutuluyor ve istenilen her şey rahatça alınabiliyor.

- Tutunmak filmini büyük bir inşaat alanında çektiniz. Hiç kaza geçirdiniz mi?

- Hayır geçirmedik. Ama oradakiler kaza geçiriyorlardı. İnşaattan düşenler, başına çeşitli kazalar gelenler vardı. Belgeselde onlar da var. Filmin bize birçok ödül getirmesinin yanında işte bu noktada sosyal faydaları da oldu. Bazı büyük firmalarda iş sağlığı ve güvenliği uzmanları bana ulaşarak “bu filmi eğitim amaçlı kullanmak istiyoruz” diyerek izin istiyorlar. Belgeselin eğitim filmi olarak işlev görmesi de çok önemli.

- Teşekkürler Hayat kısa filminizle ilgili neler anlatmak istersiniz?

- Biz o filmi ikinci sınıfta okurken çektik. Ondan önce birkaç denememiz oldu. Aslında sinema benim için başka bir şey, ben oradan başlayayım. Kayseri’de okudum ben, orada daha çok güzel sanatlar kökenli hocalar vardı ve onlarda da hep sinema eğilimi ve eğitimi vardı. Daha önce okulun televizyonunda çalışmaya başladım. Yerel bir kanalda da çalıştım. Kameramanlık yaptım. Baktım ki buralarda yapmak istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum. Kendi düşüncemizi, fikrimizi çekebileceğimiz bir ortam gerekiyordu, o da film çekmekti. Ve böylece film yapmaya başladık. İlk filmimizi birinci sınıfta çektik; çok acayipti, çok hataları vardı. Ancak yine de hocalar tarafından çok beğenildi. Hatta son sınıf öğrencilerinin projelerinden daha iyi bulmuşlardı bizim filmimizi. Ve son sınıftakiler birinci sınıftakilerden daha iyi çekmeliydi diyerek onların projeleri iyi not alamamıştı, dersten geçememişlerdi. Daha sonra Teşekkürler Hayat’ı çektik. İş aramaya gelen üniversite mezunu bir kişinin bir türlü iş bulamamasını, ailesinin baskıları ile çıkmaza girmesini ve intihar sürecine uzanan bir hikâyeyi filme aldık. O döneme ve şartlara göre iyi bir filmdi. Teşekkürler Hayat da birçok festivalde gösterildi.

- Sinemaya nasıl ilgi duydunuz? Sinema – televizyon alanında eğitim görmeye nasıl karar verdiniz?

- Ben üniversiteye girmeden önce de filmleri çok iyi takip ediyordum. Üniversiteye gittiğim zaman, kimsenin bilmediği ve izlemediği o kadar çok filmi izlemiştim ki… Üniversite sınavına girdiğimiz zamanda, dershanedeki bir öğretmenimiz beni yönlendirdi. Sinema - Televizyon bölümünün olduğunu ve benim de sinemaya ilgim olduğundan böyle bir bölüm okumam gerektiğini söylemişti. Ben de onun bu tavsiyesiyle bu bölümü tercih ettim. Ve bu alanda da başarılı oldum.

Sinema aslında sadece eğitim almayla olmuyor, biraz da yetenek işi. Ve insanın içinde yaşaması gerekiyor. Ben senaryo yazarken, sabahlara kadar yazdığım oluyor. Gece aklıma bir fikir, bir sahne geliyor, kalkıp onu yazıyorum.  Sürekli okuyarak, izleyerek ve yazarak bir şeyler üretebiliyorsunuz. Yoksa biz film çekiyoruz diye film çekilmiyor. Festivale film gönderelim diye çekilen filmin neden ödül alamadığı belli. Önce kişinin kendisini geliştirmesi gerekiyor. Okuması, izlemesi gerekiyor. Çevreden bihaber çekilen film başarısız oluyor. Herkes film çekebilir, kamerayı bulan herkes çekebilir bir mahsuru yok ancak herkes başarılı olamıyor. Çünkü bu iş aslında kameranın önünde değil arkasında yapılıyor. Bunu yapmak için de çok iyi donanıma sahip olmak gerekiyor. Onun için çok iyi okumak gerekiyor, çok iyi izlemek gerekiyor ve buna yeteneğinizin olması gerekiyor. Özellikle öğrenciler için söylüyorum, sadece bu bölümü okuyup başarılı olmak mümkün değil.

- Yeni projeleriniz var mı?

- Proje her zaman var. Ben en büyük isteğim uzun metraj bir film çekmek. Çok iyi bir hikâyem var; yaşanmış, gerçek bir hikâye. Onu filme aktarmak istiyorum. Bunun yanında yine belgesel projelerimiz de var. Çok yakında yeni bir belgesel olacak.

- Yeni filmlerinizi merakla bekliyoruz hocam, teşekkürler.

- Ben teşekkür ederim.


© Başarı Öyküleri Bandı Tasarım ve Programlama: İ. R. Karaş